7 Ağustos 2016 Pazar

Aşk, Cinsellik ve İlişkinin İmkansızlığı Üzerine Bir Dünya LACAN

Aşk ve cinsellik güzel şeyler! Lacan aklımızı karıştırmasın...

Ama kocaman bir ama!

Herkesi şoke edercesine “cinsel ilişki yoktur”  (Il n’y a pas de rapport sexuel) dediğinde kabul edilemeyecek kadar küstah ve haklıydı Lacan. Hatta daha da can alıcı bir şekilde “Kadın yoktur(La femme n'existe pas) dediğinde de...  Yalanların, hayallerin ve üzerimizde dolaşan hayalet düşüncelerin güvenli dünyasındayken insanlar, sadece “gerçekleri” duyduğunda şok olur! Tek taraflı eylemlerin bir buluşma noktasından başka birşey değildir gerçekliğin ilişkisi, noktadır; yani boyutsuzdur. “Foucault’nun Sarkacı”ndaki boyutsuzluk ve sabitliktir; yani ilişkisizliktir. Herşeyin ahengini veren ama kendi hiç olan; diğerleri ile hiçbir ilişkiye girmeyen sabitlik! Böyle bir dengede genelin ahengi, bir olanın; birey olanın dramıdır...


Bu tek taraflı eylemlere, bu drama oysaki “ilişki” diyorduk! Ta ki Lacan yalan söylemeyin diyene kadar! Ortada bir ilişki yok; ne cinsel ilişki, ne aile ilişkisi, ne arkadaşlık ne iş ilişkisi bir ilişki biçimi değildir, ne de gönülden kafayı boşaltıp bağlandığımız soyut kavramlar, düşünceler, ideolojiler, kutsallar da bir ilişki biçimi değildir asla! Aslında hepsi, olumlu ya da olumsuz farklı sonuçlar doğurabilen tek taraflı düşüncelerimiz ve eylemlerimizdir... Düşünceleri başkaları ile tümüyle paylaşıyor olabilmemiz de ancak ve ancak avamlığın semptomudur. Çünkü ortak düzlem her zaman sığdır ve çoğu insan maalesef ancak bu sığlıkta nefes alabilir. Sığlığın ötesinde anlam geliştirememenin nedeni anlayamamaktır. İdeolojik aklın ifadesi anlamın nesneleştirildiği, şekle sokulduğu bir dünyadır; topraktan değil, soyutlama yetersizliklerimizden yaratırız anlamın somutluğunu, yalanın gerçekliğini!... 

Sevişmenin algılayamadığımız anlamı da yalnızlıktır, yani ilişkisizlik! Sevişirken bile nasıl bu kadar yalnız olabildiğimizi algılayabildiğimiz zaman dehşete kapılırız. Doğurduğumuz çocuğun aslında kim olduğunu bilmediğimizi anladığımızda da, anne babamızın kim olduklarını hiç bilmediğimizi farkettiğimizde de ve yıllar geçmesine rağmen, sevgilimizi ve eşimizi hiç ama hiç tanımadığımızı düşündüğümüzde de bu duyguya kapılırız; çünkü farkettiğimiz aslında bir ilişkinin olmadığıdır; hepsi bizim “nesnel” dünyamızda oynadıkları rollerden ibarettir, hiçbirini rolleri dışında asla tanıyamayız, hepsi kendi dünyamızın kurbanlarıdır; kendimiz de onların dünyasının... 




Hiçbiriyle gerçekten anlamlı bir ilişki kuramayız, bu nedenle hayat nesnel bir dünyada yaşama sanatından çok idare etme ve edilme sanatına dönüşür; alışkanlıklarımızı, alıştığımız insanları idare etme sanatına daha doğrusu zanaatına... Bu zanaat de nihayetinde bir tüketimdir; tüketiriz ve tükeniriz, bir ilişkinin olmayışının mutlak entropisine yeniliriz.

Tüketiriz hepsini ve tükeniriz... Hazır ürünlerdir sadece bizim için, tüketmemiz içindir; nasıl oluştuklarını, karakterlerini, kişiliklerini, nasıl düşündüklerini hiç umursamayız. Tüketim değerleri vardır sadece, bu yüzden tüketebileceğimiz herşeye; başkalarına verebileceğimiz herşeye bir değer biçeriz; bir tüketim değeri, bir zaman ve mekan değeri veririz; bir emek değeri, ve kendimize de bir tüketim değeri biçilir bu süreçte... Nesneyi ortaya çıkarırız, hem kendimizde hem dışımızda... 

Nesneleştirmeyi ve nihayetinde nesneleşmeyi en küçük yaşlardan itibaren öğreniriz; zorla ve aslında bilinçsizce öğretilir, öğrenilmiş yapay bir içgüdüyle; yapay, güvenlikçi seleksiyona duyulan güven ve inanç ile önce okulda ve sonra hayatın her alanında... “Nesnellikle” hiç bir zaman ciddi bir ilişki kuramayız bu yüzden, nesnelliği de nesneleştirilerek öğreniriz ve bir anlamda hadım ediliriz, bu yüzden onu bile anlamaktan, üzerine tartışılabilir yegane bilgileri bile anlamaktan gönülden vazgeçmiş bir halde hayata tutunmaya çalışırız. Sığınağımız kendimizi adadığımız, yalanlarımızı, aptallıklarımızı, kötülüklülerimizi, bilinçsizliğimizi gizleyebildiğimiz uydurma düşünceler ve dünyalardır; gerçeklerin ve hakikatin arkasına asla gizlenemeyiz çünkü! Uydurulmuşları, kurgulanmışları hakikat arayışının, gerçekliğin üzerine örteriz... Cehaletimiz artık bir başlangıç değil bir sonuçtur... gurur duyduğumuz görkemli bir sonuç!



Bu yüzden yeniden, yenibaştan varolmayan “nesnelllikler” üretiriz, çabamız nesneleştirmektir. Ancak zamanla ürettiğimiz nesnelliklerin de bir nesnesi oluruz; çünkü artık düşünemiyoruzdur; çünkü artık aklımızı, ruhumuzu yani kendimizi bir daha aramamak üzerine yemin ederek kaybetmişizdir. Üzerinde düşünemediğimiz, konuşamadığımız her şey bizi nesneleştirir; bizi tanımlar çünkü... geçmişimizi, bugünümüzü ve geleceğimizi tanımlar. Biz ise onları tanımlayamayız artık, çünkü gerçek bir bilginin çok uzağında düşünce yetimiz ipoteklidir. Düşünceler öğretilir, düşünülmüş olan öğretilir, ama düşünmeyi öğrenebilmek kendi başımızla başbaşa kalabilme cesaretinin bir ödülüdür, kimi zaman da laneti...    

Herkes bir başka nesne aracılığıyla kendi işine bakar, bu yüzden nesnelerin nesnel değerine odaklanırız, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz nesneleştirici bir hal alır... İçi zaman geçtikçe çöplerle doldurulan büyük kavramlar, ideolojiler, inançlar da eninde sonunda buna hizmet eder... Herşey; eşimiz, sevgilimiz, çocuklarımız, ailemiz, her türlü bağlılıklarımız, kimliklerimiz, düşüncelerimiz sahip olmanın, nesneleştirmenin, iyelik eklerimizin bir parçasıdır...

Ama bir duyguyla yüzleşmek onu algılamaktan daha da zordur; çünkü nesneler yüzleşemezler hiçbir yaşanmışlıkla, yaşananla ve yaşanacak olanla... hepsi bir nesne olmanın gereğidir ve değerimiz de işte bu “nesnel” değerdir. Nesnel değerler içinde yalnızlaşırız... ve yalnızlaştırıcı ve yabancılaştırıcı olana daha çok teslim olmaya başlarız, hiçbir özneyi algılayamayız... (gerçek yabancılaşma aslında budur! Marx’ın bahsettiği yabancılaşma nesne ile somut bir bağ kuramama yoksunluğudur mesela, sorunun çok küçük bir parçası...)

Sınırsız varsayımıyla yalanlaştırılan ihtiyaçlarımıza eklediğimiz, yalnızlığımıza ve yabancılaşmamıza dayanan bir dünya ekonomisi yarattık artık; ve onun sosyal ve politik deliliklerine mahkum ediliyoruz...

Bu delilikte “normallik” adına tımarhaneye kapatılamayan tek şey “Aşk” kalır. Kalır mı! bilemiyorum ama artık hiçbir alanda görülmez durumdadır Aşk; varolamaz durumdadır. İlişki olmayan ilişki biçimlerinden bir tasarım haline getirilip dizginlenmeye çalışılır. Tasarım!; yani kurallar... tasarımının ötesinde hiçbir hakikati umursamaz kurallar...


Lacan, anlamak adına!, anlamı görebilmek adına; kurgudan gerçekliğe terfi ettirilmiş düşünceleri anlamak ve sorgulamak adına kendi dilini kendi gramerini yaratmıştır! Her anlamaya cesaret gösteren akıl gibi, yoksa Akademinin tekrara dayalı “hiçbirşeyi” yeniden üretme dünyasından zarifçe ayrışamazdı.

Lacan’ı kendi dilinden kendi gramerinden okumamız için önce kendi dilimizi inşa etmemiz gerekir, dili görebilmemiz gerekir. Böylece dağıttığı kafayı pek de toparlayamayan Zizek de dahil herhangi birinden aracılık almamız gerekmez olur...   “Jouissance”dan “Jouis-sens”ı çıkardığımızda elimizde kalanı anlıyorsak ancak Lacan vardır!

Güvenlikte olmak düşüncesi bir güvensizlik semptomudur; içten içe yıkıcı, dışa yönelik tahrip edicidir. Aşk önce içimizde yıkılır, hayat tecrübesi dediğimiz şey Aşktan kurtulmayı öğrenmektir. Sürekli kurtulmaya çalıştığımız Aşkı ararken “normalleşiriz”...


Evet bu güvenlikçi delilikten kurtulmanın tek yolu olarak Aşkın yeniden icat edilmesi gerekir tabi Lacan!, Ama nasıl? Sence nesneler Aşkı icat edebilir mi yeniden! Hem de her fırsatta onu öldürmek isterken... 

Fotoğrafta bir sürü akıllı insan var, ne düşünürlerdi kimbilir...


Hayal kırıklıkları yüreğini kanatırken ölümde düğünü gören de bu nesneleşmenin kara gölgesine güneşle karşı çıkmamış mıydı!  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder